myspace
backgrounds
Myspace Backgrounds



Duyurum var

14/9/2009 ·

Kenan Kalecikli'nin şiirleriyle yapılmış videoları Facebook'ta Kenan Kalecikli Severler grubuna üye olarak da izleyebilirsiniz.

6/10/2008 ·


KARTPOSTAL YAZILARI'NDAN

31/3/2008 ·


 

SENİ SEVMEK

Aşkın bütün iklimlerinde sevdim seni. Gün oldu tenin yabancılaştı tenime, kendime vurdum. Deniz fırtınalarında dev dalgaların kayalarda patlaması gibi kendime vurdum. Senden yine vazgeçmedim.

Aşkın bütün iklimlerinde sevdim seni.

Gün oldu düğüne gider gibi ölümlere hazırladım bedenimi. İçimde sen vardın, olmadı. Seni nasıl sevdiysem, sensiz her andan o kadar korktum, olmadı.

Aşkın bütün iklimlerinde sevdim seni.

Söylenmez sözler söylenir olduğunda isyanım zehir gibi aktı içime. Bütün hücrelerim apansız biçim değiştirdi. Seni yeniden ürettim. Her defasında ana rahminden yeni doğmuş maviş bir bebek kadar suçsuzdun. Yine sevdim seni. Söylenmez sözler söylenir olduğunda resmin sırıl-sıklamdı ellerimde. En çok o zamanlarda tenin yabancılaştı tenime, kendime vurdum. Deniz fırtınalarında dev dalgaların kayalarda patlaması gibi kendime vurdum.

Aşkın bütün iklimlerinde sevdim seni.

Çok zaman ezbere bildiğim her şeyi unuttum. Kimliğimi unuttum ey sevgili!... Benzeri görülmemiş tuhaf bir yaratıktım, ama seni unutmadım. Beynimden damıttığım umutlar büyüttüm içimde. Bir sabah beni sıcacık öpüşlerle uyandıracağına ilişkin umutlar büyüttüm, yazsam anlar mısın? Söyle sevgili, seni ne çok sevdim bilir misin?

Aşkın bütün iklimlerinde sevdim seni.

Gelinmez yollardan geldim, nasıl pusluydum. Ellerim unutmadı sıcaklığını, yanılma / senden yine vazgeçmedim.

Aşkın bütün iklimlerinde sevdim seni.

Gün oldu yaşanmamış hüzünler ısmarladım gözlerime.

Gelinmez yollardan geldim sana, teninde erimeye geldim; ellerim unutmadı sıcaklığını.

Seni öyle sevdim. 
 
 
İHANET ÜSTÜNE

Sevenleri vururlar sevdiğim. Dünya karışır kanına, vururlar. Gözlerin senin değildir artık. Yüzünü  aynalarda unutursun, sesini masallarda. Ve teninde yabancı sıcaklıklar...

Sevenleri vururlar sevdiğim. İkimizi de. Dünya karışır kanına, vururlar. Aşkı bütün çiçekleri açmadan vururlar, tükenen sen olursun. Yıllar sonra, ıslanmış mendillerde iki damla kalırsın anımsayınca en son gördüğüm suretini.

Seni benden koparırlar sevdiğim. Dallarından gece yüzlü adamların götürdüğü tomurcuktan yeni dönmüş güller gibi ayrı düşeriz. Artık kahır vaktidir.

Seni benden koparırlar sevdiğim. Ne kalır geriye, ortak yanımız ne kalır aynı gökyüzüne bakmaktan başka. Aynı güneş karartır tenimizi. Aynı dolunaylarda bakışırız. Yalnızca bu.

Seni bir gün ağlatırlar sevdiğim. Ben olmam, ağlatırlar. Özlemin yangınlar üzredir. Bir yüz görümü "yaşamak" için "canını veresin gelir". Duyduğun her sesi sesim sanırsın. Seni bir gün ağlatırlar sevdiğim, yanılırsın.

Hani sana, "aşk, kelebeklerin tül kanatları gibi incinmeye hazırdır," demiştim  ya;  iklimler değişir, toz-duman olur, sevenleri vururlar, seni benden koparırlar, seni bir gün ağlatırlar sevdiğim.

 

GEL de GÖR BENİ

Bugün sensizliğin kaçıncı günüdür, artık saymıyorum. Akşam bütün esmerliğiyle çökünce kentin üstüne, kaldırımlardaki ayak sesindir. Herkes sensin biraz, hiçbiri sen değil.

Kimselere soramaz oldum seni. Neredesin  sevgili!.. Kiminlesin? Sormalara gücüm yok benim. Aynalara yüzüm yok.

Aslında, geçmişe ilişkin her şeyi unutmak vardı, anılarda sen olmasan. Saçlarıma sinen kokun olmasa. Yüzün olmasa kendimi bir bulup bir yitirdiğim. Sesin olmasa, duyduğumda bütün duygularımı mühürleyen. Unutmak vardı, anlamıyorsun, seni bu kadar sevmesem.

Yazık, ne çok değiştik ikimiz de. Sen sevgili sıcaklığını yabancı tenlerde arıyorsan; ben yanında bayramlığına sarılan çocuklar gibiyken,  şimdi yaşama ilişkin hiçbir şey düşünemez olmuşsam.... Söyle sevgili, hangi aşk masalıydı kandıran ikimizi?

Sana ah etmem, tanırsın beni. Ama Tanrı'nın gücüne gidecek, korkum bu. Bilinmedik zamanlarda apansız daldığında beni anımsayacaksın. En son gördüğünde nasılsam, öyle anımsayacaksın. Tanımsız korkular bölecek uykunu. Unutamayacaksın.

Bugün sensizliğin kaçıncı günüdür, artık saymıyorum. Akşam bütün esmerliğiyle çökünce kentin üstüne, kaldırımlardaki ayak sesindir. Herkes sensin biraz, hiçbiri sen değil.

Gel, son kez gör beni, artık tanıyamazsın. Bir zamanlar bakmalara kıyamadığın gözlerime bak, belki yalnızca onları koruyabildim, hepsi bu.

Gel de gör beni, yanımdan ayrılma. Cansız kalırsam kollarında, darılma.

 

UZAKLIKLAR SÖYLENCESİ

Artık zamanıdır, gideceksin. Gözlerini de götüreceksin yanında, gideceksin. "Yokluğuna hazır değilim" desem, ne değişecek sanki? Kanına girdiler senin, benden aldılar. Nasıl çaresizdim oysa, bilemezsin ki. Yüzüne korkuyla bakmaktan başka seçeneğim yok  benim.

Artık zamanıdır, gideceksin. Bir süre yazacaksın belki. Yaşadığın kenti anlatacaksın uzun uzun, kendini  biraz da. Bulunduğun yerde olmak için, sıcaklığına sokulup seni doyasıya yaşamak için delice özlemler yakacak gözlerimi. Sen olmayacaksın. İlk kez sen olmayacaksın. Telefonlarda eski sesin olmayacak. Değişeceksin. İlk kez sen olmayacaksın. Ağladığımı anlama diye dudaklarımı ısıracağım belki de. Utanacaksın.

Artık zamanıdır, gideceksin. Verdiğin her sözü bir bir unutacaksın. Sana "gitme" diyemem. Biliyorum,  gideceksin. Kanına girdiler senin. Seni senden götürecekler. Seni benden götürecekler.

Verdiğin her sözü bir bir unutacaksın. Sesimi unutacaksın önce. Sonra gözlerimi. Ve yüzümü  unutacaksın birtanem. Anılar bıçak gibi kanatacak beynimi. Bilmeyeceksin.

Belki bir gün geleceksin yabancı gözlerinle. İlk kez sen olmayacaksın. Çiçekler kendi renginde olmayacak. Seni senden götürecekler. Seni benden götürecekler. Değişeceksin.

Olur da ararsan ve  ben suskunluklar ülkesinde yapayalnızsam. Konuşamazsam seninle, duyamazsam... Bastığın her toprakta beni çiğnediğini sanıp, sarsılacaksın.

Sakladığım ne varsa bu aşka ilişkin, bir annenin bebeğini koruduğu gibi koruyacağım. Anılarda yalnız kalmak düşmüşse payıma, aldırmıyorum. 

Sırıl-sıklam avcumdaki.


 

...ve İSTANBULve SEN ve ANILAR

Sarayburnu'nda bir akşamüstü; ben İstanbul kadar yaşlı ve yorgun.

Beyoğlu görünüyor uzaktan, sisi yırtan ışıklarda. Hey be cânım İstanbul, kim bilir kaçıncı yarını emziriyor sarkık göğüslerinde.

Sarayburnu'nda bir akşamüstü; anıların defilesinde kızarıyor gözlerim. Seni anımsıyorum.

Sinema kaçamaklarımızı anımsıyorum en çok. Yeni Cami önündeki güvercin maviliklerine takılan gözlerimizi.

Soramazdım. Anlardın, soramazdım: Acemi heyecanlarla tutuşan ellerimiz neden apansız eriyordu kendi bilinmez kimyasında? Neden sırıl-sıklamdı avuçlarımız? Söyle sevgili, neden bu kadar korkuyorduk, neden ha?

Vapur düdükleri bölüyordu gelecek zamanlar üzre dalgınlıklarımızı. Martı sesleri sesimize karışınca, tek biz miydik dersin telaşlı yorgunluklara teslim ederken bedenimizi?

İstiklal Caddesi'nden Taksim'e çıkarken, içimizde hep aynı beste olurdu: "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul..."  Oysa İstanbul da bize bakıyordu, biliyorduk. Onun içindi vapur düdükleri bölüyordu gelecek zamanlar üzre dalgınlıklarımızı. Onun içindi, bizim olan her şeye yabancılaşıyorduk. Sesimiz bizim değildi. Gözlerimiz bizim değildi. Korkuyorduk.

Ne tuhaf!.. Her defasında zamana yenilmedik mi biz? Üsküdar Vapuru beyaz köpükler üreterek yanaşırken iskeleye, gözlerimizi bırakıyorduk yosun yeşilliklerinde. Yanaklarımıza esrik tadıyla öpüşler bırakıyorduk / unutmuyorum. Umutlar ısmarlıyorduk "belki"lerle düğümlenmiş. Azarlanmış bebekler gibi düşüyordu yüzümüz avuçlarımıza.

Vapur git-gide uzaklaşıyordu; sen git-gide uzaklaşıyordun. Silüetin karışıyordu karanlıklara. Sen bir akşam daha  yoktun işte. Ben acımasızca dövülmüş korumasız biriydim sanki. Kanamalı yalnızlıklar acıtıyordu beynimi.

Sarayburnu'nda bir akşamüstü, ben İstanbul kadar yaşlı ve yorgun. Seni anımsıyorum. Anıların defilesinde kızarıyor gözlerim.

Deniz, senfonik hışırtılarla yalıyor kayaları. Yakamozlarda hayalin gülümsüyor; ben yine sensizim bu akşam. Yoksun.  
 
 
 
 

 

SENİ YAŞAMAK

Ben seni sensiz de yaşarım sevdiğim. Seni sevmek, belki yalnızca  beynimde  bilinmedik bir patlama olarak kalacaktır, korkmuyorum.

Ben seni sensiz de yaşarım sevdiğim.

Gün olur, sana çoğalırım, seni üretirim  aynı güzelliğinle. Ve binlerce sen içimde, binlerce sevda... Her biri özleminle dağlayan gözlerimi. Her biri bana gelen, karanlığın  ışığı yırtması gibi,  uykularımda.

Gün olur, kahırlar  bedenimi damla damla eritir, tükeniriz; içimdeki seninle  birlikte tükeniriz,  kimseler bilmez.

Ben seni  sensiz de yaşarım sevdiğim.

Ama sen beni yaşayamazsın. Yoksun, olmazsın, sen beni yaşayamazsın! Ağlamak  zoruma gitmez; hesapsız sevmelerdedir gerçek kimliği aşkların, unutma!

Ben seni sensiz de yaşarım sevdiğim.

Kimseler olmaz. Sen yoksun,  olmazsın, sen beni  yaşayamazsın!

Ben seni sensiz de yaşarım sevdiğim.

Gün olur,  teslim olurum  belki korkularıma, görmezsin beni. Seni korkularımda yaşarım. Gecenin bir yarısı kan-ter içinde uyanırım düşlerimden, kim bilir kaçıncı yitirişimdir seni, hakedilmemiş yenilgilerimde.

Seni yalnızlıklarımda yaşarım, bir çiğ tanesi düşmüş gibi rengini unuttuğumuz çiçeklerin üstüne.  

Seni, bana bir türlü getirmeyen her yeni günün sonunda tattığım, içime tortu gibi çöken, yağmalanmış umutlarımda yaşarım. Boğazımda kilitlenen sancılardasındır artık,  bilmezsin. Yoksun,  olmazsın, sen beni yaşayamazsın!

Gün olur, güneşin batışındaki  kızıllıklarda gözlerini ararım. Yüzünü ararım baktığım her resimde. Çalan her telefonda sesini ararım. Ve sen kim bilir hangi iklimlerdeki aykırı yakınlıklarda kendini ararsın, sorulmaz.

Ben seni sensiz de yaşarım sevdiğim. 

Bedeli kirpiklerimdeki yaşlardadır. Seni düşerim boynumdan içeri, hep aynı yakarsın tenimi.

Yaşarım seni, sorulmaz. Belki yalnızca  beynimde bilinmedik bir patlama, geceler boyu.

Ve  karşımda en güzel hayalin.

Gülümseyen, bana gelen.

 


GÖKKUŞAĞININ ALTINDAN GEÇENLER /AŞKIN ÖMRÜ YÜREĞİNİZ KADARDIR ad

26/10/2007 ·


İnsanlık tarihininin en özel sayfalarını oluşturur aşkın özel tarihi. Yazılı bir tarih değildir bu. İnsanlaşma süreci ayrı kültürlerin hangi aşamasında olursa olsun, maddeyi yenmiş, benliğini sevgi ve erdemle donatmış yürek işçileri çıkarlar sahneye, ışık tutarlar gözleri kamaştıran. Belki bir yıldız kayması kadar görünürler yeryüzünde; insanlıkla çağları aşan bir tanışıklık taşırlar yine de. Varlıkları, koyu karanlıklarda yakılan birer çoban ateşidir hiç bilinmedik zamanlarda. Her aşka ayrı bir denklem yazılmıştır, toplumların senaryoları birbirine benzese de biraz, aşklar kendine özgü olduğundandır, farklı sınanır yürekler. Uzak coğrafyalardaki aykırı mevsimlerin esintileri dağıtır sevenlerin saçlarını. Yazın en yakıcı güneşinde üşür eller, sevgili ısıtmayınca. Gözler sımsıkı yumulur, sevgili aşkın kendisi olup görünmeyince. Aynalara baktıklarında sevgilinin hayali yansımazsa sırlı camlara, bilirler ki bu kahır iklimidir. Ataerkinin sonu gelmez engelleri canların yitip gitmesi pahasına sahnelenince, yaşamın saati başka işler. Bileklerini bükebilirler sevenlerin, yüreklerinin büküldüğü görülmemiştir.
Ferhat, Şirin’e ilk baktığında tutulmuştur aşka; uzaktır sevdiğine; bilinen en görkemli karşılıksız aşkta tek başınadır. Şirin’in sevgilisi Sasani Hükümdarı Hüsrev, çağırır huzuruna Ferhat’ı; bu cesur adamın yüreğini sınar uzun uzun. Canı hükümdarın iki dudağı arasındadır; yine de eğilmez Ferhat; gözlerine Şirin’in hayalini sarmışken, karşısındaki kim olsa farketmez. Sevgiliyle ayrı düşmenin korkusu sarmışken bütün bedenini, başka korkulara yer yoktur. Kuyuya atılan Yusuf olur birden, Belkıs’ını çağıran Süleyman olur. Memo’dur biraz, bilinmezlerde “bilinen”i arayan. Mecnun’dur, çöl tozlalarında kendini yitirdikçe bulan. Sürgünden dönen Tahir’dir; yangınların orta yerindeki Kerem’dir. Bir bilgedir Ferhat; Şirin’se bu bilgeliği yaşamında küçücük bir ayrıntı sayıp da gözlerini başka bir sevgiliye vaat etmiş vefasız bir güzel... Hüsrev sorar, Ferhat tane tane konuşur:
 “-Böyle gerçekten gönülden mi âşık oldun?"
"Siz gönülden diyorsunuz, ben ise candan!"
"Şirin’e olan bu aşkını nasıl buluyorsun?
" -Tatlı canımdan ileri.
"Onu her gece bir mehtap gibi düşünde görüyor musun?"
 "Eğer uyuyabilirsem!"
"Onun sevgisini ne zaman gönlünden çıkaracaksın?"
"Toprakta uykuya daldığım zaman!"
"Eğer onun tarafına bir yol bulamazsan?"
 "Aya uzaktan bakılır!"
 "Bu yolda can verme, gönlünün onunla olması yeter."
"Sevgilisiz olan can ve gönül. Benim gözümde ikisi düşmandır."
 "Onun aşkı yolunda kimseden korkmuyor musun?"
"Korku olarak onun ayrılık mihneti yeterlidir!"
"Onun güzelliğine neden âşıksın?"
 "Bunu onun hayalinden başka kimse bilemez!"
 "Şirin’in aşkını gönlünden çıkar!"
 "Onun aşkı olmadan nasıl yaşayabilirim?"
"O benimdir. Unut artık onu!"
"Çaresiz Ferhat bunu nasıl yapabilir?
" Eğer ben ona uzaktan bakarsam?
 "Bir ah ile ufukları yakarım!...”
Hüsrev, dağı delmesi karşılığında Şirin’den vazgeçeceğini söyleyince Ferhat’a, düşer Bisütûn dağının yoluna; alır gürzünü eline, Şirin’in resmini işler sarp kayalara. Günler geçer ay olur, aylar yıllara tamamlanır; Ferhat kendisine vaat edilen sevgiliye ulaşmak için dağı un-ufak eder de zalimlerin hilesi biter mi? Bakarlar ki dağı delmesine ramak kalmıştır; bir elçi gönderirler ona, “Şirin öldü,” dedirtirler; “boşa kazıyorsun koca dağı...” Pervanenin ışığı kesilince vurmaz mı kendini duvarlara; yaşam sona ermez mi? Ferhat da öyle vurur kendini kayalara. Sevgilinin adını bir ayet gibi haykırır boşluklara. Yüreğini bükemedikleri Ferhat’ı en duyarlı yerinden böyle kanatırlar.
Yazgıdır bu; bazan birbirlerini kardeş bilerek büyüyen sevdalıları salar en yakıcı yalnızlıklara. Arzu olur çıkarlar bu kez insanlığın sahnesine; içlerindeki aşka hiçbir anlam veremezler de nice sonra öğrenirler sevgiliyle kardeş olmadıklarını. Kamber sahnedeki yerini sevgili olarak alınca, bu kez ayrılık düşer paylarına, yine de bir gün bile geçit vermezler duyguları çürüten aldanmalara. Yaşam diretince ayrılığı, sevgililer Tahir olurlar Mardin Kalesi’nde, her gece aynı saatte gelen Zühre’nin hayaliyle yaşama tutunurlar. İçli ezgiler zindanların kalın duvarlarında yankılanırken, bu sesi yalnızca insan olanlar doğru yorumlardı ancak.
 Kays görünür bu kez zamanın bir yerinde, olanca görkemiyle; Leyla’nın ateşi düşünce çocuk yüreğine, ilk gençlik yıllarını beklemek gerekecektir, kabilesinin ona deli demesi için. Mecnun olarak bilinmesi bir ödül müdür, toplumun aşkın karşısındaki duruşunun çağlar boyunca hiç değişmediğinin belirtisi midir, ne önemi olabilir ki? Leyla’yı saklayınca törenin sözcüsü, babası Kâbe’ye götürür Mecnun’u, aşktan kurtulması için. Aydınlığa kim gözlerini yumabilir? Mecnun, babasının istediği gibi değil, aşkının daha da artması için yakarır canından daha da değerli bir varlığı dünyasına armağan eden Rab’bine. Babası da olsa ona kimliksiz kalacağı bir yolu öneren, düşmez hiçbir tuzağa. Gün gelir, toplum Mecnun’u kusar, Mecnun aşkın dışındaki her şeyi... Düşer çöle. Barınabildiği tek yer orasıdır çünkü. Bir de Leyla’sının oturduğu Necit dağının eteklerinde hayallerin en güzelinin çağrısına uymak var ya! Hiç kaçırmaz bu şöleni. Bir kez görünsün için Leyla, hayal olmaktan vazgeçip bir kez gerçeğe dönüşsün için yollar gider günlerce. Ayağına batan dikenleri çıkartmakta kullandığı iğnesi hırkasındadır. Yırtıcı hayvanlar bile anlar ondaki yüreği, insanlık susar bu kez. Evlendirirler Leyla’yı; Mecnun sitemden öte tek söz etmez sevdiğine. Leyla da evlendirildiği adama eş olmaz. Yaşlı bir gezgin araya girip onları bir gün buluşturmasa, belki hiç görüşmeyecektiler. Özlemden ne kadar yanmış olsa da, Leyla evli olduğu için sevdiğine on beş adımdan daha çok yaklaşmayacak kadar tepeden tırnağa iffettir Mecnun. Ricasını kıramaz sevdiği kadının, birkaç gazel okur ona, sonra da çekip gider bir hayalin çağrısıyla. Leyla’nın gerçeği karşısındayken hayali daha çekici gelir ona. Korku nedir bilmeyen Mecnun, sevgiliden incinmelere katlanamaz yine de. Leyla’nın kocası ölünce, kaç zaman sonra Mecnun’u çölde arayıp bulduğunda, sevdiği adam başka bir iklimde Sonsuz Sevgili’ye ulaşmıştır çoktan. Tanımaz Leyla’sını; belki tanır da “Sen Leyla’ysan içimdeki Leyla kim?” diye sorarken, sevgiliye kitaplar dolusu konuşur. İncinmez Leyla; sevgilinin ulaştığı boyuta saygı duyar, çeker gider evine. Ölüm döşeğinde, “Mecnun’un gezdiği çölün tozlarından gözlerime sürme çek” diye vasiyet eder annesine. “O bir gönül eridir,” der. İncitilmesinden korktuğu için ona iyi davranılmasını diler ve özlemden pelteleşmiş gözlerini sımsıkı yumar, bir daha tek söz etmez. Sevgiliye adanmış canını usulca teslim eder emanetin asıl sahibine. Leyla ruhunu teslim eder de Mecnun dayanabilir mi buna? Koşar gider sevdiği kadının başucuna. Ona bir insanın ulaşabileceği en onurlu boyutu nice çile pahasına sunan sevgilinin toprağına kapanır, bir yürek belgeseli daha böyle sona erer.
Kristal yağmur taneleridir sevgililer; düşerler insanlığın kirpiklerine. Memo olur düşerler binlerce yıl öncesinden, Zin olur düşerler... Zin’le Sıti, Botan Beyi’nin kız kardeşidirler de neden yazgıları aynı kalemden çıkmasına karşın ayrı yazılmıştır, kimse bilemez. Bey, Sıti’yi Tacdin’e verir ama Zin’i Memo’ya vermeye yanaşmaz bir türlü. Sıti’yle Tacdin evlenirler; Memo’yla Zin boynu bükük kalırlar. Bir aşkın payına çile düşmüşse, çaresiz çekilecektir. Bey’in kapısındaki Bekir yememiş içmemiş, duyurmuştur bu aşkı efendisine. Sonrası, yaşamın karbon kağıdında çoğaltılan bildik kahırlar olmuştur elbette. Yasak aşklar zordur. Kocaman bir yürek değilse aşka eğilen, çözülme kaçınılmazdır. Ama onlar Memo ve Zin olunca, bu kez ayrılıklar kavuşmayla bir görünür, yokluk varlığa karışır, kimse bilmez bunu. Kaçamak buluşmalar gün gelip açığa çıkınca, duvarlar sırdaş olur, kavuşmalar bir başka ilkyaza ertelenir ne çare. Bey’in ava gittiği bir gün, Memo ile Zin her şeyi göze alıp buluşunca, baykuşlar tüner bütün evlerin çatısına. Bey zamansız döner avından; sanki daha büyük bir av için pusudadır. Tacdin de dosttur ama, her insanın tanıma onuruna erişemeyeceği bir sevgi taşır göğüs kafesinde. Hiç düşünmez, ateşler evini, ortalığı kargaşaya verir de ancak kurtarır Memo ile Zin’i. Bekir de olmasaydı, her şey biraz kolay olacaktı ama durur mu soysuz; varır iletir durumu Bey’e. Memo’nun zindan günleri böyle başlar. Duvarlar sevgili gibi kokmaz ki. Artık Mısır zindanlarındaki Yusuf’tur Memo; Mardin Kalesi’ndeki Tahir’dir. Yürek aynı yürektir, yazgı aynı yazgıdır, o, Memo’dur. Zin’i görmesi, Bey’in kız kardeşine acımasıyla ona verdiği izin kadardır yalnızca. Memo dayanamaz ayrılığa, Bey’in önünde de eğilmez bir an bile. Bir daha çıkamaz bulunduğu yerden de, aydınlığa Zin’in hayalinin gösterdiği izden giderek ulaşır sonunda, canını verir bir kuşun kanadında. Memo’nun yası tutulurken Tacdin’in Bekir’i öldürmesi üzerine Zin’in tepkisi oldukça görkemlidir: “Güller dikenlerin gagasıyla korunur; hazineler de yılanlarla beslenir...”
Kristal yağmur taneleridir sevgililer; düşerler insanlığın kirpiklerine. Bazan Yusuf olurlar, Züleyha’nın “Gel!” çağrısına direnen. Çünkü Züleyha günaha çağırır Yusuf’u, ama o bir yıldız için evrenden vazgeçmeyecek kadar kendisindedir. Yusuf’un üstüne atılır Züleyha, avını bir an önce ele geçirmek isteyen bir kartaldır sanki. Yusuf direnmeyi sürdürüp uzaklaşmaya çalışırken gömleği arkadan yırtılır Züleyha’nın pençesiyle. Züleyha’nın kocası Potifar olayı duyunca çok sinirlenir; gerçeği anlar ama Yusuf’u cezalandırmak daha kolay gelir ona. Züleyha, kendini kurtarmak için sevdiği adamı yakar da Yusuf tek söz etmez; yeni bir çilenin başladığını bilir çünkü. Bilir ki Züleyha da masumdur, sevgiliyi incitme pahasına, bir yazgıyı gerçekleştiren çaresiz bir kadındır. Yusuf, kuyudan çıkartılıp bu kez zindanlarda suçsuz yere çürümeye bırakıldıktan sonra Firavun’un bir düşünü yorumlayınca bağışlanır yıllar sonra, Mısır’a aziz yapılır da bunun ne önemi olabilir? Yusuf, Züleyha’nın gönlünde azizden öte değil midir? Sevgili değil midir nice canın adandığı? Züleyha’yı kınayanlar Yusuf’u görünce parmaklarını kesmiştiler şaşkınlıktan da hangisi Züleyha kadar sevmiştir Yusuf’u, hangisi bu kadar istemiştir? Mısır çarşıları bir kavuşmayı resmetmek için hazırdır ama Züleyha düşmüştür bu kez, kendi gözünden bile. Yusuf’tan başka her şeyi unutmuştur. Hey Yusuf! Sen ki aşkın çocuğusun, Yakup’la Raşel’den armağan. O Yakup ki on dört yıl beklemiştir sevgiliye kavuşmak için. Sen bilirsin beklemeyi Yusuf, sen bilirsin özlemeyi. İstemeyi bilirsin sen, herkesten çok bilirsin... Bu anda Züleyha düşmüşse güzellikten, iki büklüm olmuşsa, gözleri seçemiyorsa aydınlığını, ne kadar özlese de utanarak bakıyorsa güzel yüzüne, avuçları gökyüzüne açma zamanıdır... Yaşamın alıp gittiği ne varsa, dilenir Sonsuz Sevgili’den. Züleyha dilenir gözleri kamaştıran eski güzelliğiyle. Arınsın da kendini bulsun için dilenir; arınmışsa gelsin için dilenir.
 Aşklar büyük olur da iki yüreğin bir atmasını engelleyemeyenler yine de boş durmazlar elbette. Bazan başka bir dine inanandan biricik kızlarını verilen bütün sözleri hiçe sayarak kaçırıp diyar diyar hayal gezdirirler. Sevgilinin peşine düşülür bir umut; sılaya özlem zamanıdır bu kez. Bir şehzade olsa da Kerem, aşkın kölesi değil midir? Yıllar sonra arar bulur Aslı’sını. Araya sözü dinlenir birileri girince verir kızını keşiş; son dileği, Aslı’nın gerdek gecesi kendi diktirdiği giysiyle Kerem’e kavuşmasıdır. Çok uğraşır Kerem; ülkenin en güçlü büyücüsünün efsunladığı giysiyi bir türlü çıkartamaz. O çözdükçe Aslı’nın düğmelerini, yeniden iliklenir. Çıldırır Kerem, bunalır, an gelir yanar, kül olur. Kerem yanar da Aslı yanmaz mı? Kerem’inki seven bir yürek de Aslı’nınki değil mi? Kerem’in ateşiyle tutuşur saçları, küller birbirine, yürek yangınları bedenlerinin yangınına dönüşünce, iki sevgili birbirlerine karışır.
Süleyman Belkıs’ı çağırmasaydı aşka, Belkıs bilmeseydi Süleyman’ı, yokluk varlığa ulaşır mıydı? Binlerce kitabın yazamadığını ne içli anlatmışlardı, “bir göz kamaşması” kadar aşkı bilsin diye herkes: “Belkıs dedi: -Hamdım... Süleyman dedi: -Oldun! Belkıs dedi: -Cahildim. Süleyman dedi: -Bildin! Belkıs dedi: -Hiçtim. Süleyman dedi: -Sevdin! Belkıs dedi: -Sevdim! Süleyman dedi: -Sevdim!” Aşkın yazılı tarihi yoktur ama maddeye inat aşkı var edenlerin aşkları destanlaşır dillerde. Onları yalnızca insan kalabilenler anlar.

HAYALLERİMİ SENDE UNUTTUM

25/10/2007 ·


“Seni o masalın dinletildiği günden beri tanıdığımı anlatmaya çalışmayacağım. Yabancı sandığın ve senin gerçekliğinde öyle olan biri unuttuğun bir masalı anımsatır gibi olunca yanılsamalarında bunalmanı istemiyorum çünkü. Masal yaşamın sahnesine taşındıktan sonra söylenecek her gerçeğin bu kez uçuk bir bir masal sanılmasının yıkıcılığına katlanamayacağımı biliyorum artık. Belki yalnızca bunu biliyorum. Saçlarına her gece bir yıldız düşürmüyorsam, bu, elimi tutan güce teslim olduğum içindir. Bütün saatlerin gecikmiş zamanlara ayarlandığı, takvimlerin yakıldığı, seni bulduğum gün yitirdiğimi artık anladığım içindir, yanılma! Sana yüzlerce sayfa yazabilirim. Yazın tarihine geçecek derinlik ve estetikte bir mektup olurdu bu. Sonucun böyle olacağını bilseydim yine de seni görmek için karşına çıkardım geçmiş zamanlardan bugünlere ne kadar kaldıysam o kadarıyla. Beynimdeki hayalin gerçekliğine inanmayı nasıl beklediğimi bilemezsin ki. Ben seni tanıdım da sen bir güneş tutulması yaşıyordun. Gölgeler azalıp alacakaranlık ağır ağır çökünce, gözlerimin rengi anlamını yitirirdi, nasıl bilmem? Seninle seni çoğaltmak adına hiçbir şey paylaşamayacağımızı bilerek yaşantında kalmayı dürüstçe bulmuyorum. O iletımın anlamı buydu. Yoksa seni yitirmeye kendi seçimimle razı olur muydum sanıyorsun? Sevgiyi aşka feda etmek gibi bir haksızlıkta seçim şansım olsaydı keşke. Yazık ki yoktu. İçimdeki binlerce bilmecenin tek doğru yanıtı sende gizliyken bir de dilime kilitler vurulmuşsa susmalıydım değil mi? Tanrı’ya emanet ol. Umutla...”
Bu mektubu ona gönderemeyeceğimi ancak bitirdikten sonra anlamak nedir? Mektupta yazılanları bilmeye hakkı varsa ve mektup bitirildiği an aykırı bir mektuba dönüştüyse, bu müthiş çelişkide saklı kalanı anlamakta neden zorlanıyorum?
Sıkıca giyinip sokağa vuruyorum kendimi. Karlar iyice erimiş. Kaldırımlardan sıçrayan çamura dikkat ederek, gözlerimi bedenimden götüren o hayale doğru yürüyorum. Denize özlemim hiç bitmedi. Ankara’nın denizi olmamasına bu nedenle hep içerlemişimdir. Deniz kentlerine gittiğimde kıyıda dolaşırken martıların çığlıklarını duymanın verdiği coşkuya her tanıklığımda aynı ilgiyi göstermemi kaç kişi anlayabilir? Bunun sıradan bir romantizm olduğunu söyleyenlere hiçbir zaman inanmayacağım. Ankara’dan kopmak da çok zor geliyor bana. Çocukluğumun uçuk anılarının serpiştiği bu kenti elbette seviyorum. Deniz bir özlem olarak içimde kalacak, kimi zaman yaptığım kaçamaklarda Ankara’nın karşı konulmaz çağrısına uyup geri dönene kadar kendimi arayacağım yitirdiğim sonsuzlukta. Grup vaktinde kızaran sulara aldanan gözlerimdeki buğuyu kimsenin görmesine razı olmayacağım. Akşam çökünce, bir de dolunaysa, yakamozlara dalıp giderken neden gülümsediğimi kimse bilmemeli. Üşüyorum. Ellerimi cebime sokuyorum. O kadar soğuk ki belim bükülüyor kendiliğinden, büzüşüyorum. Hangi yöne doğru yürüsem, binlerce kilometre sonra olsa da karşıma bir denizin çıkacağını bilecek kadar coğrafya bilgileriyle donatıldım okul derslerinde. Yürüyorum. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Bunun ne önemi olabilir ki? Cep telefonuma ulaşan iletiyi okumak istemiyorum. Bana gönderilmediği kesin. Kendimi yitirdiğim yerde bulduğumu kimseye anlatmaya çalışmayacağım.
Yasak bir hayalden mi hükümlüyüm? Hayaller yasaklanabilir mi? Bir köle bile yaşamı algıladığı boyutta hayal kurarken özgür değil midir? İnanamıyorum. Hiçbir düşünce gücünün onaylatamayacağı bu müthiş trajediyi haketmediğimi bilecek kadar kendimdeyim. Adına umut dediğimiz aldanışlardan birinin daha yaşamın kıyısına vurmasıdır bu. Sayısız husum fırtınasından sonra artık denizde tutunamayan bir gül yaprağının kumsaldaki görüntüsüdür. Akşam vaktidir. Martılar çoktan susmuştur. Yalnızlık ve felâket. Alkışlar... Perde.

« Önceki ::

© 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'yla koruma altına alınmıştır. İzin alınmadan kullanılamaz. KENAN KALECİKLİ DİYOR Kİ: ''Sevgiliyi kendimiz için değil kendisi için sevdiğimizde aşktır!'' SEVGİLİ(m) adlı kitabından