GÖKKUŞAĞININ ALTINDAN GEÇENLER /AŞKIN ÖMRÜ YÜREĞİNİZ KADARDIR adlı kitaptan
26/10/2007 ·
İnsanlık tarihininin en özel sayfalarını oluşturur aşkın özel tarihi. Yazılı bir tarih değildir bu. İnsanlaşma süreci ayrı kültürlerin hangi aşamasında olursa olsun, maddeyi yenmiş, benliğini sevgi ve erdemle donatmış yürek işçileri çıkarlar sahneye, ışık tutarlar gözleri kamaştıran. Belki bir yıldız kayması kadar görünürler yeryüzünde; insanlıkla çağları aşan bir tanışıklık taşırlar yine de. Varlıkları, koyu karanlıklarda yakılan birer çoban ateşidir hiç bilinmedik zamanlarda. Her aşka ayrı bir denklem yazılmıştır, toplumların senaryoları birbirine benzese de biraz, aşklar kendine özgü olduğundandır, farklı sınanır yürekler. Uzak coğrafyalardaki aykırı mevsimlerin esintileri dağıtır sevenlerin saçlarını. Yazın en yakıcı güneşinde üşür eller, sevgili ısıtmayınca. Gözler sımsıkı yumulur, sevgili aşkın kendisi olup görünmeyince. Aynalara baktıklarında sevgilinin hayali yansımazsa sırlı camlara, bilirler ki bu kahır iklimidir. Ataerkinin sonu gelmez engelleri canların yitip gitmesi pahasına sahnelenince, yaşamın saati başka işler. Bileklerini bükebilirler sevenlerin, yüreklerinin büküldüğü görülmemiştir. Ferhat, Şirin’e ilk baktığında tutulmuştur aşka; uzaktır sevdiğine; bilinen en görkemli karşılıksız aşkta tek başınadır. Şirin’in sevgilisi Sasani Hükümdarı Hüsrev, çağırır huzuruna Ferhat’ı; bu cesur adamın yüreğini sınar uzun uzun. Canı hükümdarın iki dudağı arasındadır; yine de eğilmez Ferhat; gözlerine Şirin’in hayalini sarmışken, karşısındaki kim olsa farketmez. Sevgiliyle ayrı düşmenin korkusu sarmışken bütün bedenini, başka korkulara yer yoktur. Kuyuya atılan Yusuf olur birden, Belkıs’ını çağıran Süleyman olur. Memo’dur biraz, bilinmezlerde “bilinen”i arayan. Mecnun’dur, çöl tozlalarında kendini yitirdikçe bulan. Sürgünden dönen Tahir’dir; yangınların orta yerindeki Kerem’dir. Bir bilgedir Ferhat; Şirin’se bu bilgeliği yaşamında küçücük bir ayrıntı sayıp da gözlerini başka bir sevgiliye vaat etmiş vefasız bir güzel... Hüsrev sorar, Ferhat tane tane konuşur: “-Böyle gerçekten gönülden mi âşık oldun?" "Siz gönülden diyorsunuz, ben ise candan!" "Şirin’e olan bu aşkını nasıl buluyorsun?" -Tatlı canımdan ileri. "Onu her gece bir mehtap gibi düşünde görüyor musun?" "Eğer uyuyabilirsem!" "Onun sevgisini ne zaman gönlünden çıkaracaksın?" "Toprakta uykuya daldığım zaman!" "Eğer onun tarafına bir yol bulamazsan?" "Aya uzaktan bakılır!" "Bu yolda can verme, gönlünün onunla olması yeter." "Sevgilisiz olan can ve gönül. Benim gözümde ikisi düşmandır." "Onun aşkı yolunda kimseden korkmuyor musun?" "Korku olarak onun ayrılık mihneti yeterlidir!" "Onun güzelliğine neden âşıksın?" "Bunu onun hayalinden başka kimse bilemez!" "Şirin’in aşkını gönlünden çıkar!" "Onun aşkı olmadan nasıl yaşayabilirim?" "O benimdir. Unut artık onu!" "Çaresiz Ferhat bunu nasıl yapabilir?" -Eğer ben ona uzaktan bakarsam? "Bir ah ile ufukları yakarım!...” Hüsrev, dağı delmesi karşılığında Şirin’den vazgeçeceğini söyleyince Ferhat’a, düşer Bisütûn dağının yoluna; alır gürzünü eline, Şirin’in resmini işler sarp kayalara. Günler geçer ay olur, aylar yıllara tamamlanır; Ferhat kendisine vaat edilen sevgiliye ulaşmak için dağı un-ufak eder de zalimlerin hilesi biter mi? Bakarlar ki dağı delmesine ramak kalmıştır; bir elçi gönderirler ona, “Şirin öldü,” dedirtirler; “boşa kazıyorsun koca dağı...” Pervanenin ışığı kesilince vurmaz mı kendini duvarlara; yaşam sona ermez mi? Ferhat da öyle vurur kendini kayalara. Sevgilinin adını bir ayet gibi haykırır boşluklara. Yüreğini bükemedikleri Ferhat’ı en duyarlı yerinden böyle kanatırlar. Yazgıdır bu; bazan birbirlerini kardeş bilerek büyüyen sevdalıları salar en yakıcı yalnızlıklara. Arzu olur çıkarlar bu kez insanlığın sahnesine; içlerindeki aşka hiçbir anlam veremezler de nice sonra öğrenirler sevgiliyle kardeş olmadıklarını. Kamber sahnedeki yerini sevgili olarak alınca, bu kez ayrılık düşer paylarına, yine de bir gün bile geçit vermezler duyguları çürüten aldanmalara. Yaşam diretince ayrılığı, sevgililer Tahir olurlar Mardin Kalesi’nde, her gece aynı saatte gelen Zühre’nin hayaliyle yaşama tutunurlar. İçli ezgiler zindanların kalın duvarlarında yankılanırken, bu sesi yalnızca insan olanlar doğru yorumlardı ancak. Kays görünür bu kez zamanın bir yerinde, olanca görkemiyle; Leyla’nın ateşi düşünce çocuk yüreğine, ilk gençlik yıllarını beklemek gerekecektir, kabilesinin ona deli demesi için. Mecnun olarak bilinmesi bir ödül müdür, toplumun aşkın karşısındaki duruşunun çağlar boyunca hiç değişmediğinin belirtisi midir, ne önemi olabilir ki? Leyla’yı saklayınca törenin sözcüsü, babası Kâbe’ye götürür Mecnun’u, aşktan kurtulması için. Aydınlığa kim gözlerini yumabilir? Mecnun, babasının istediği gibi değil, aşkının daha da artması için yakarır canından daha da değerli bir varlığı dünyasına armağan eden Rab’bine. Babası da olsa ona kimliksiz kalacağı bir yolu öneren, düşmez hiçbir tuzağa. Gün gelir, toplum Mecnun’u kusar, Mecnun aşkın dışındaki her şeyi... Düşer çöle. Barınabildiği tek yer orasıdır çünkü. Bir de Leyla’sının oturduğu Necit dağının eteklerinde hayallerin en güzelinin çağrısına uymak var ya! Hiç kaçırmaz bu şöleni. Bir kez görünsün için Leyla, hayal olmaktan vazgeçip bir kez gerçeğe dönüşsün için yollar gider günlerce. Ayağına batan dikenleri çıkartmakta kullandığı iğnesi hırkasındadır. Yırtıcı hayvanlar bile anlar ondaki yüreği, insanlık susar bu kez. Evlendirirler Leyla’yı; Mecnun sitemden öte tek söz etmez sevdiğine. Leyla da evlendirildiği adama eş olmaz. Yaşlı bir gezgin araya girip onları bir gün buluşturmasa, belki hiç görüşmeyecektiler. Özlemden ne kadar yanmış olsa da, Leyla evli olduğu için sevdiğine on beş adımdan daha çok yaklaşmayacak kadar tepeden tırnağa iffettir Mecnun. Ricasını kıramaz sevdiği kadının, birkaç gazel okur ona, sonra da çekip gider bir hayalin çağrısıyla. Leyla’nın gerçeği karşısındayken hayali daha çekici gelir ona. Korku nedir bilmeyen Mecnun, sevgiliden incinmelere katlanamaz yine de. Leyla’nın kocası ölünce, kaç zaman sonra Mecnun’u çölde arayıp bulduğunda, sevdiği adam başka bir iklimde Sonsuz Sevgili’ye ulaşmıştır çoktan. Tanımaz Leyla’sını; belki tanır da “Sen Leyla’ysan içimdeki Leyla kim?” diye sorarken, sevgiliye kitaplar dolusu konuşur. İncinmez Leyla; sevgilinin ulaştığı boyuta saygı duyar, çeker gider evine. Ölüm döşeğinde, “Mecnun’un gezdiği çölün tozlarından gözlerime sürme çek” diye vasiyet eder annesine. “O bir gönül eridir,” der. İncitilmesinden korktuğu için ona iyi davranılmasını diler ve özlemden pelteleşmiş gözlerini sımsıkı yumar, bir daha tek söz etmez. Sevgiliye adanmış canını usulca teslim eder emanetin asıl sahibine. Leyla ruhunu teslim eder de Mecnun dayanabilir mi buna? Koşar gider sevdiği kadının başucuna. Ona bir insanın ulaşabileceği en onurlu boyutu nice çile pahasına sunan sevgilinin toprağına kapanır, bir yürek belgeseli daha böyle sona erer. Kristal yağmur taneleridir sevgililer; düşerler insanlığın kirpiklerine. Memo olur düşerler binlerce yıl öncesinden, Zin olur düşerler... Zin’le Sıti, Botan Beyi’nin kız kardeşidirler de neden yazgıları aynı kalemden çıkmasına karşın ayrı yazılmıştır, kimse bilemez. Bey, Sıti’yi Tacdin’e verir ama Zin’i Memo’ya vermeye yanaşmaz bir türlü. Sıti’yle Tacdin evlenirler; Memo’yla Zin boynu bükük kalırlar. Bir aşkın payına çile düşmüşse, çaresiz çekilecektir. Bey’in kapısındaki Bekir yememiş içmemiş, duyurmuştur bu aşkı efendisine. Sonrası, yaşamın karbon kağıdında çoğaltılan bildik kahırlar olmuştur elbette. Yasak aşklar zordur. Kocaman bir yürek değilse aşka eğilen, çözülme kaçınılmazdır. Ama onlar Memo ve Zin olunca, bu kez ayrılıklar kavuşmayla bir görünür, yokluk varlığa karışır, kimse bilmez bunu. Kaçamak buluşmalar gün gelip açığa çıkınca, duvarlar sırdaş olur, kavuşmalar bir başka ilkyaza ertelenir ne çare. Bey’in ava gittiği bir gün, Memo ile Zin her şeyi göze alıp buluşunca, baykuşlar tüner bütün evlerin çatısına. Bey zamansız döner avından; sanki daha büyük bir av için pusudadır. Tacdin de dosttur ama, her insanın tanıma onuruna erişemeyeceği bir sevgi taşır göğüs kafesinde. Hiç düşünmez, ateşler evini, ortalığı kargaşaya verir de ancak kurtarır Memo ile Zin’i. Bekir de olmasaydı, her şey biraz kolay olacaktı ama durur mu soysuz; varır iletir durumu Bey’e. Memo’nun zindan günleri böyle başlar. Duvarlar sevgili gibi kokmaz ki. Artık Mısır zindanlarındaki Yusuf’tur Memo; Mardin Kalesi’ndeki Tahir’dir. Yürek aynı yürektir, yazgı aynı yazgıdır, o, Memo’dur. Zin’i görmesi, Bey’in kız kardeşine acımasıyla ona verdiği izin kadardır yalnızca. Memo dayanamaz ayrılığa, Bey’in önünde de eğilmez bir an bile. Bir daha çıkamaz bulunduğu yerden de, aydınlığa Zin’in hayalinin gösterdiği izden giderek ulaşır sonunda, canını verir bir kuşun kanadında. Memo’nun yası tutulurken Tacdin’in Bekir’i öldürmesi üzerine Zin’in tepkisi oldukça görkemlidir: “Güller dikenlerin gagasıyla korunur; hazineler de yılanlarla beslenir...” Kristal yağmur taneleridir sevgililer; düşerler insanlığın kirpiklerine. Bazan Yusuf olurlar, Züleyha’nın “Gel!” çağrısına direnen. Çünkü Züleyha günaha çağırır Yusuf’u, ama o bir yıldız için evrenden vazgeçmeyecek kadar kendisindedir. Yusuf’un üstüne atılır Züleyha, avını bir an önce ele geçirmek isteyen bir kartaldır sanki. Yusuf direnmeyi sürdürüp uzaklaşmaya çalışırken gömleği arkadan yırtılır Züleyha’nın pençesiyle. Züleyha’nın kocası Potifar olayı duyunca çok sinirlenir; gerçeği anlar ama Yusuf’u cezalandırmak daha kolay gelir ona. Züleyha, kendini kurtarmak için sevdiği adamı yakar da Yusuf tek söz etmez; yeni bir çilenin başladığını bilir çünkü. Bilir ki Züleyha da masumdur, sevgiliyi incitme pahasına, bir yazgıyı gerçekleştiren çaresiz bir kadındır. Yusuf, kuyudan çıkartılıp bu kez zindanlarda suçsuz yere çürümeye bırakıldıktan sonra Firavun’un bir düşünü yorumlayınca bağışlanır yıllar sonra, Mısır’a aziz yapılır da bunun ne önemi olabilir? Yusuf, Züleyha’nın gönlünde azizden öte değil midir? Sevgili değil midir nice canın adandığı? Züleyha’yı kınayanlar Yusuf’u görünce parmaklarını kesmiştiler şaşkınlıktan da hangisi Züleyha kadar sevmiştir Yusuf’u, hangisi bu kadar istemiştir? Mısır çarşıları bir kavuşmayı resmetmek için hazırdır ama Züleyha düşmüştür bu kez, kendi gözünden bile. Yusuf’tan başka her şeyi unutmuştur. Hey Yusuf! Sen ki aşkın çocuğusun, Yakup’la Raşel’den armağan. O Yakup ki on dört yıl beklemiştir sevgiliye kavuşmak için. Sen bilirsin beklemeyi Yusuf, sen bilirsin özlemeyi. İstemeyi bilirsin sen, herkesten çok bilirsin... Bu anda Züleyha düşmüşse güzellikten, iki büklüm olmuşsa, gözleri seçemiyorsa aydınlığını, ne kadar özlese de utanarak bakıyorsa güzel yüzüne, avuçları gökyüzüne açma zamanıdır... Yaşamın alıp gittiği ne varsa, dilenir Sonsuz Sevgili’den. Züleyha dilenir gözleri kamaştıran eski güzelliğiyle. Arınsın da kendini bulsun için dilenir; arınmışsa gelsin için dilenir. Aşklar büyük olur da iki yüreğin bir atmasını engelleyemeyenler yine de boş durmazlar elbette. Bazan başka bir dine inanandan biricik kızlarını verilen bütün sözleri hiçe sayarak kaçırıp diyar diyar hayal gezdirirler. Sevgilinin peşine düşülür bir umut; sılaya özlem zamanıdır bu kez. Bir şehzade olsa da Kerem, aşkın kölesi değil midir? Yıllar sonra arar bulur Aslı’sını. Araya sözü dinlenir birileri girince verir kızını keşiş; son dileği, Aslı’nın gerdek gecesi kendi diktirdiği giysiyle Kerem’e kavuşmasıdır. Çok uğraşır Kerem; ülkenin en güçlü büyücüsünün efsunladığı giysiyi bir türlü çıkartamaz. O çözdükçe Aslı’nın düğmelerini, yeniden iliklenir. Çıldırır Kerem, bunalır, an gelir yanar, kül olur. Kerem yanar da Aslı yanmaz mı? Kerem’inki seven bir yürek de Aslı’nınki değil mi? Kerem’in ateşiyle tutuşur saçları, küller birbirine, yürek yangınları bedenlerinin yangınına dönüşünce, iki sevgili birbirlerine karışır. Süleyman Belkıs’ı çağırmasaydı aşka, Belkıs bilmeseydi Süleyman’ı, yokluk varlığa ulaşır mıydı? Binlerce kitabın yazamadığını ne içli anlatmışlardı, “bir göz kamaşması” kadar aşkı bilsin diye herkes: “Belkıs dedi: -Hamdım... Süleyman dedi: -Oldun! Belkıs dedi: -Cahildim. Süleyman dedi: -Bildin! Belkıs dedi: -Hiçtim. Süleyman dedi: -Sevdin! Belkıs dedi: -Sevdim! Süleyman dedi: -Sevdim!” Aşkın yazılı tarihi yoktur ama maddeye inat aşkı var edenlerin aşkları destanlaşır dillerde. Onları yalnızca insan kalabilenler anlar.SEVGİ GÜNLÜĞÜ'nden
25/10/2007 ·
Aşkta sevenlerin yapabilecekleri en önemli yanlış, anıları kirletmektir. O anılar ki, bir şarkının ezgileriyle gözlerimize güneşin batışındaki kızıllık gibi çöker. Hiç beklemediğimiz zamanlarda ağır bir tokadın etkisiyle sarsılmış gibi bizi bulunduğumuz yerde binlerce kişiye çoğaltıp sonra da yapayalnız bırakır. Gözlerimizi sabit bir noktaya zıpkın gibi sapladığımızda, hayallerin ağırlığıyla bilinmez zamanlar üzre susar kalırız. Ne kadar acıtsa da, aşklar anılarıyla vardır. Ancak o zaman sonsuzluğu kavrayabilen güzellikler üretebilir. Onunla son buluşmamızı anımsıyorum: Her zamanki bir gündü. Yine iskelede bekliyordum onu. Hiç yapmadığı bir şeyi yapmış, buluşmaya bir saat geç gelmişti. Çok durgundu. Onu çözmek için epey uğraşmıştım. Sonunda ısrarlarıma dayanamamış, "Bir süre görüşmeyelim. Ben seni ararım. Zorlaştırma,” diyebilmişti. Otobüs otoyolda hızla ilerlerken geçtiğimiz köy, kasaba ve kentlerin ışıkları yüzümü aydınlatıyor; sevgiliye yaklaşmanın dayanılmaz heyecanıyla tuhaf duygular yaşıyorum. Otobüs mola veriyor. İniyorum. Kim bilir nerelere ve ne için giden birçok insan bir arada. Molası biten otobüsler, yapılan anons üzerine doluyor ve hareket başlıyor yine. Biraz dolaşıp dönüyorum. Zaman geçmek bilmiyor bir türlü. Çok sıkıcı bir bekleyişten sonra bizim otobüs için de anons yapılıyor. Ve yine hareket ediyoruz.HAYALLERİMİ SENDE UNUTTUM
25/10/2007 ·
“Seni o masalın dinletildiği gündün beri tanıdığımı anlatmaya çalışmayacağım. Yabancı sandığın ve senin gerçekliğinde öyle olan biri unuttuğun bir masalı anımsatır gibi olunca yanılsamalarında bunalmanı istemiyorum çünkü. Masal yaşamın sahnesine taşındıktan sonra söylenecek her gerçeğin bu kez uçuk bir bir masal sanılmasının yıkıcılığına katlanamayacağımı biliyorum artık. Belki yalnızca bunu biliyorum. Saçlarına her gece bir yıldız düşürmüyorsam, bu, elimi tutan güce teslim olduğum içindir. Bütün saatlerin gecikmiş zamanlara ayarlandığı, takvimlerin yakıldığı, seni bulduğum gün yitirdiğimi artık anladığım içindir, yanılma! Sana yüzlerce sayfa yazabilirim. Yazın tarihine geçecek derinlik ve estetikte bir mektup olurdu bu. Sonucun böyle olacağını bilseydim yine de seni görmek için karşına çıkardım geçmiş zamanlardan bugünlere ne kadar kaldıysam o kadarıyla. Beynimdeki hayalin gerçekliğine inanmayı nasıl beklediğimi bilemezsin ki. Ben seni tanıdım da sen bir güneş tutulması yaşıyordun. Gölgeler azalıp alacakaranlık ağır ağır çökünce, gözlerimin rengi anlamını yitirirdi, nasıl bilmem? Seninle seni çoğaltmak adına hiçbir şey paylaşamayacağımızı bilerek yaşantında kalmayı dürüstçe bulmuyorum. O iletımın anlamı buydu. Yoksa seni yitirmeye kendi seçimimle razı olur muydum sanıyorsun? Sevgiyi aşka feda etmek gibi bir haksızlıkta seçim şansım olsaydı keşke. Yazık ki yoktu. İçimdeki binlerce bilmecenin tek doğru yanıtı sende gizliyken bir de dilime kilitler vurulmuşsa susmalıydım değil mi? Tanrı’ya emanet ol. Umutla...” Bu mektubu ona gönderemeyeceğimi ancak bitirdikten sonra anlamak nedir? Mektupta yazılanları bilmeye hakkı varsa ve mektup bitirildiği an aykırı bir mektuba dönüştüyse, bu müthiş çelişkide saklı kalanı anlamakta neden zorlanıyorum? Sıkıca giyinip sokağa vuruyorum kendimi. Karlar iyice erimiş. Kaldırımlardan sıçrayan çamura dikkat ederek, gözlerimi bedenimden götüren o hayale doğru yürüyorum. Denize özlemim hiç bitmedi. Ankara’nın denizi olmamasına bu nedenle hep içerlemişimdir. Deniz kentlerine gittiğimde kıyıda dolaşırken martıların çığlıklarını duymanın verdiği coşkuya her tanıklığımda aynı ilgiyi göstermemi kaç kişi anlayabilir? Bunun sıradan bir romantizm olduğunu söyleyenlere hiçbir zaman inanmayacağım. Ankara’dan kopmak da çok zor geliyor bana. Çocukluğumun uçuk anılarının serpiştiği bu kenti elbette seviyorum. Deniz bir özlem olarak içimde kalacak, kimi zaman yaptığım kaçamaklarda Ankara’nın karşı konulmaz çağrısına uyup geri dönene kadar kendimi arayacağım yitirdiğim sonsuzlukta. Grup vaktinde kızaran sulara aldanan gözlerimdeki buğuyu kimsenin görmesine razı olmayacağım. Akşam çökünce, bir de dolunaysa, yakamozlara dalıp giderken neden gülümsediğimi kimse bilmemeli. Üşüyorum. Ellerimi cebime sokuyorum. O kadar soğuk ki belim bükülüyor kendiliğinden, büzüşüyorum. Hangi yöne doğru yürüsem, binlerce kilometre sonra olsa da karşıma bir denizin çıkacağını bilecek kadar coğrafya bilgileriyle donatıldım okul derslerinde. Yürüyorum. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Bunun ne önemi olabilir ki? Cep telefonuma ulaşan iletiyi okumak istemiyorum. Bana gönderilmediği kesin. Kendimi yitirdiğim yerde bulduğumu kimseye anlatmaya çalışmayacağım. Yasak bir hayalden mi hükümlüyüm? Hayaller yasaklanabilir mi? Bir köle bile yaşamı algıladığı boyutta hayal kurarken özgür değil midir? İnanamıyorum. Hiçbir düşünce gücünün onaylatamayacağı bu müthiş trajediyi haketmediğimi bilecek kadar kendimdeyim. Adına umut dediğimiz aldanışlardan birinin daha yaşamın kıyısına vurmasıdır bu. Sayısız husum fırtınasından sonra artık denizde tutunamayan bir gül yaprağının kumsaldaki görüntüsüdür. Akşam vaktidir. Martılar çoktan susmuştur. Yalnızlık ve felâket. Alkışlar... Perde.MASALDAKİ SEN; SEN/DE-Kİ MASAL
25/10/2007 ·
Her aşkın kendi masalı vardır. Sevgililer beklenmedik yıkımlara karşı amansız bir direnişi sürdürürlerken yaşadıkları çatışmalardan bunaldıkları anlarda bu masallarda yitip giderler. Kurdukları hayal ülkelerde hiçbir toplum bu onurlu insanlara sevmeyi yasaklayamaz. Onları kimse bil(e)medi şimdiye kadar. En çok bildiklerini sandıklarında bile onlar topluma aykırılıklarda buldular doğru kimliklerini. Kayıtlara düşülen notlar acemi bir yazıcının kırık harfleri olmaktan öte gidemedi. Destanlarını kimse yazamadı bu yüzden de. Bundandır, aşkın yazılı tarihi yoktur. Aşkların kendine özgülüğünde başka bir seçenek tanınmadı kimseye. Bu aşkın da bir masalı olmalıydı, elbette vardı... Kırık, belki daha çok yaşanmamışlıkların yaşanır kılınması için tek yüreğin yetmediğinin hüzünlü masalıydı bu. Söylenen her söz, kıyıya vuran deniz yıldızlarının yeniden kendi doğasına kazandırılması için verilmiş umutsuz bir çabaydı en çok. Yazılmasa, kimse bir şey bilmeyecekti. Yazıldı, kim ne anladı, sorulmayacaktır. Âşığın sevmelere doyamadığı sevgili, Denizkızı’ymış yosun kokan, burcu burcu. Yakamoz parıltılarına aksi düşünce danseden sularda bin anlam birikirmiş de aşkı anlatırmış yürek işçilerine. Kirpiklerinin herbirine birer karanfil goncası asılırmış korkusuzca gülümseyeceği günde açmak için. Uzun boyuna çok yakışan peleriniyle dolaşırmış, yürüdükçe denizler onu selâmlamak için suyun her rengini denermiş. Günler birbirini kovalamış; Denizkızı serpildikçe güzelleşmiş, güzelleştikçe serpilmiş, bakmalara doyum olmayan bir sevgili olmuş kaçamak hayallerde. Ülkenin bütün kızlarını kıskandıran bir ateş parçasıymış da bastığı her yerde iz bırakırmış yürek yangınlarından. Güzellik, Denizkızı’nın sulara yansıyan aksinden esinlenerek yeniden tanımlanır olmuş fermanlar üzre. Yeryüzündeki bütün canlılar ezbere bilirlermiş bu tanımı da sorulunca susmak gelenek olduğundandır, Denizkızı, ülkenin her yerinde gizem üretir olmuş kendiliğinden. Denizkızı’ndaki bu başkalığı kimse çözememiş bu yüzden. Çözdüğünü sananlarsa günlerce alay konusu olmuş bütün ülkede, insanları gülümseten. Nicesi Denizkızı’nın günlerce evden çıkmasını beklemiş buz kesen gecelerde. Bir kez görüp sevdalısı olmak için yarışanların çoğu onun direnişine boyun eğip gitmişler de onun beklediği bir türlü gelmemiş hiç bilmediği yollardan. Peşinde dolaşan seçkin delikanlıların sözlerine inanmayacak kadar kendisiymiş. Onların her sözünü çukurluklardaki su birikintileri kadar sığ bulurmuş. Âşığının Denizkızı’yla tanışmasıysa, bir güz mevsiminde kirpiğine düşen yağmur tanesi gibi apansız olmuş. Birbirlerinin sesini o akşam ilk kez duyduklarını bilmeseler, binlerce yıldır tanıştıklarına kolayca yemin edebilirlermiş. Denizkızı tane tane konuşurken, âşığını direnme şansı bırakmadan teslim almış; ki zaten âşık, o geceden sonra hiç sarsılmadan bir ömür seveceği Denizkızı için böyle bir teslimiyete çoktan gönüllüymüş; içinde biriken kahır adına ne varsa boşalıp gitmesindendir, konuşamamış yüreğince. Her buluşmalarında ilk tanışmalarının sarsıntısını atlatıp yakınlaştıkça sevgiler büyütmüşler kimselere diyemedikleri. Günler birbirini kovalamış, Denizkızı âşığının yüzüne tuttuğu aynalarda kendini tek kişilik gördüğünü uzun süre saklamış içinde. Artık itiraf vaktinin geldiğini düşünüp, geçmişinde kalan unutulmamış bir aşkın tortusunu taşıdığını söylediğinde âşık her şeyi anlamış. İçi burkulmuş, susmuş. Konuşsa, aşk adına biriktirdiği ne varsa bir sağanak gibi boğazına aktıktan sonra kitlenip kalacağını, günler boyu sancı üreteceğini biliyormuş. Ayrılığı denemeye karar vermişler... Koptuklarını sandıklarında bu ayrılık denemesinde birbirlerini biriktirmişler yaşamın vadettiği bir günde yine buluştuklarında söyleyecek sözleri kalsın için dillerinde. Kiminde bir şarkı olmuşlar, notalarını kimse çözememiş; şiir olmuşlar, kimse ezberleyememiş. Onlar için kim ne söylese yanılırmış, onlarsa yaşanmamış sevgilerde birbirlerinin usuna düşermiş... Aradan aylar geçmiş. Denizkızı âşığını özlemiş. Ona haber ulaştırmak için kaç zaman yollar aramış, buldukça kendine gerekçeler üretmiş. Âşık da farklı değilmiş. Belki ortak yönelişleri en çok buymuş. Sonunda bir kez daha buluştuklarında birbirlerinin sesini kolayca tanımışlar. Aralarında hiç eskimeyen ama adını koyamadıkları bir gizin etkisiyle büyülenmiş gibi kalakalmışlar. Denizkızı dayanamamış, âşığının aşkı hakettiğini bildiğindendir, ona bir umut vermeyi uygun görmüş. Demiş ki: “Üç vakte kadar yedi ayrı iklim dolaşıp birbirine hiç benzemeyen ama benim gülüşüme benzeyen yedi ayrı gülüş getireceksin. Değilse, vazgeçeceksin benden.” Birbirine hiç benzemeyen ama yine de sevgilinin gülüşüne benzeyen yedi ayrı gülüş... Âşık hiç düşünmeden kabul etmiş bu koşulu; kaç zamandır beklediği kavuşma hayalinin gerçeğe dönüşme olasılığı onu o kadar sarsmış ki bu koşuldaki hileyi anlayamamış. Dolaşır olmuş bilmediği ülkeleri. Ne zorluklar görmüş, hiçbirine aldırmayacak kadar inanmış kavuşma gününe. Yorulduğunda dinlenmeyi bile Denizkızı’nın hayaline ihanet saymış. Zamanla yarıştığını bir an bile usundan çıkarmamış. Bazan üşümüş, Denizkızı’nın hayaliyle ısınmış; bazan çöller aşmış, ama susuzluğu Denizkızı’na susuzluğundan büyük olmadığı için bunu da zorlanmadan atlatabilmiş. Sonunda yedi ayrı iklimin herbirinden birer gülüş getirmiş, sevdiğinin gülüşüne benzediğini düşündüğü... Artık aşkla ödüllendirileceğine inanarak Denizkızı’nın karşısına çıkmış. Denizkızı, her zamankinden daha güzel görünmüş gözüne. Kendisine çok yakışan kırmızı pelerininin üzerine düşen dalgalı saçları, baktığı her nesneyi kolayca eritebilen ve benzeri görülmemiş güzellikteki gözleri, ince, uzun parmaklarının arasında ustalıkla tuttuğu kristal asasıyla bir ömre bedelmiş. Oturduğu yerden hafifçe doğrularak selâmlamış âşığı; bir süre tepeden-tırnaga süzmüş, kaşlarını çatmış, “Olmadı!” demiş, “Kimsenin gülüşünün benim gülüşüme benzemeyeceğini başında söyleseydin boşuna yorulmayacaktın. Ama madem ki bu kadar yoruldun, canını ortaya koydun, kan-ter içinde kalıp huzuruma geldin, sana bir şans daha vermek şanımdandır. Beni en iyi gördüğün yöne bak şimdi. Doğru yöndeysen, tamamdır...” Âşık ezbere bildiği her şeyi unutmuş sevdiğini kazanmanın coşkusuna karışan yitirme korkusuyla. Sarsıldığını ne kadar saklasa da onu görenler her şeyi kolayca anlayabiliyorlarmış. Denizkızı gülümsemiş âşığının karşısındaki korumasızlığını görünce. Kendisi için gözünü kırpmadan can vereceğini bildiği cesur bir insan böyle bir anda nasıl bu kadar kendinden geçmiş ve darmadağın olabilirdi? Şaşırmış, ama hiçbir şey sormadan onu izlemeyi sürdürmüş bir süre. Âşık, yüzünü sevgiliye dönüp, “İşte!” demiş, “Çiçek yüzünü en iyi buradan görebiliyorum.” Deniz kızı yine gülümsemiş, “Seni anlayamıyorum,” demiş, “Neden bu kadar şaşırmaktasın? Hani aynaya baktığında beni görürdün sen? Bakışlarındaki derinlikte kendimi bulmasaydım bu yanılgını asla bağışlamazdım. Sana son bir şans vereceğim, başka olmayacak. Bu şansını iyi kullan...” Denizkızı, bakışlarını gökyüzüne çevirmiş, “Bütün yıldızları yeryüzüne indireceksin, Her gün yüzlerce yıldızdan taç yapacaksın saçlarıma. Bunu başarırsan seninim, değilse artık karşıma bile çıkma,” demiş. Âşık bu koşuldaki hileyi sezmiş, öngörülenlere ulaşamayacağını bildiğinden de hiç oralı olmamış. Sevgilinin gitme vaktiyse, elbette giderdi, bilirmiş bunu. Son bir kez bakmış Denizkızı’nın gözlerine... “Kim kazandı, kim yitirdi. Bunu anladığında bil ki ulaşamayacağın her yerde ben olacağım,” demiş, içi burkularak. Ömrünün o ânına kadar yaşadığı ne varsa boğazında düğümlenip kalmış. Söylenmemiş sözler yürek ağrısına dönüşünce başını önüne eğmiş. Yutkunmuş, susmuş ve bir daha konuştuğunu gören olmamış. O günden beri, adını kimseye söylemeyen bir çocuk ağlarmış Denizkızı’nın gittiği saatlerde. Neden bu kadar içlendiğini kimsecikler bilemezmiş. Avcunda sıkıca tutarak sakladığını gören olmamış.KORKULAR
25/10/2007 ·
Kaç dolunay, denizin gece rengi sularıyla sevişip yakamozlar üretti kendiliğinden. Zamansız rüzgârlarda savruldu saçların. Kaç mevsim geçti üstünden; artık gelmezsin./ Belki de alışacağım yokluğuna, en kötüsü bu. Unutacağım bildiğim her şeyi, artık gelmezsin. Nice bedel ödeyerek taşıdığım anılara daldığımda, dudaklarımda beklenmedik bir gülümseme olacak, nedenini kimselerin bilmediği. Zamana direnemeyip rengi değişen fotoğraf karelerinde hayallerimiz canlanacak bir süre. Sonrası bakır tadında yalnızlıklar kuşatacak beynimi. Bir not daha düşeceğim yaşamın günlüğüne; hiçbir yere sığdıramadığımız bizim olan güzelliklere ilişkin. Aşk adına hakedilmemiş bir yenilgiyi daha anılara emanet edeceğim. Ve alışacağım yokluğuna, en kötüsü bu. Artık ellerinin sıcaklığını duymak için çıldırmayacağım gecenin gizemli saatlerinde. Hayalin gidecek gözlerimden; alışacağım yokluğuna; bakır tadında yalnızlıklar kuşatacak beynimi. Kaç dolunay, denizin gece rengi sularıyla sevişip yakamozlar üretti kendiliğinden. Zamansız rüzgârlarda savruldu saçların. Kaç mevsim geçti üstünden; artık gelmezsin./ Sen bana hiç gelmedin zaten, gelmezsin. Akşam ağır ağır gecenin koynuna iterken beni, çok zaman ellerini aradım sarsın diye bedenimi bilmediğim sıcaklığıyla. Yüzünü aradım bir kez daha görmek için başlayınca kahrı sensizliklerin. Sen hiç gelmedin bana, gelmezsin. Kaç dolunay, denizin gece rengi sularıyla sevişip yakamozlar üretti kendiliğinden. Zamansız rüzgârlarda savruldu saçların. Kaç mevsim geçti üstünden; artık gelmezsin./ İnsan, anlayabildiği kadar yaşar; sen, bensizliği sığdırabildiysen içine, kendini yaşarsın ancak, daha çok değil. Aşk, kendi doğasında yaşar, toplumun saygınlığını yitirmiş değer yargılarına teslim olmaların kahrında değil. Yenilgileri aşk olarak anlatma artık. İnanmaya zorlama beni hiç olmadığım düşlerine. Kaç dolunay, denizin gece rengi sularıyla sevişip yakamozlar üretti kendiliğinden. Zamansız rüzgârlarda savruldu saçların. Kaç mevsim geçti üstünden; artık gelmezsin./ Belki de alışacağım yokluğuna, en kötüsü bu. Unutacağım bildiğim her şeyi, artık gelmezsin. Nice bedel ödeyerek taşıdığım anılara daldığımda, dudaklarımda beklenmedik bir gülümseme olacak, nedenini kimselerin bilmediği. Zamana direnemeyip rengi değişen fotoğraf karelerinde hayallerimiz canlanacak bir süre. Sonrası bakır tadında yalnızlıklar kuşatacak beynimi. Bir yenilgi daha ve sen; tadımlık yakınlıklarında bedenimi tüketen. Canım benim, yalnızca sen!
« Önceki :: Sonraki »

